Neden bilmiyorum bugün bir şeyler yazmak istedim. Belki sabah gelen Can Dündar yazısı dürttü, belki yine fw olan antenli şapşal balık fotoğrafı. Artık yaş kemale eriyor ya, insanın aklına yap(a)madıkları düşüyor bir bir. Hep günün birinde yapılmak üzere akıl defterine yazıla çizile paçavraya dönen milyon tane özlem. Bitmez tükenmez keşke his(teri)leri, kelimenin kendisi telaffuz edilmekten özenle kaçınılsa da, girilecek bir delik bulunamadığından iyot gibi açıkta kalan gerçekler... Bu galiba kaçınılmaz bir son, artık hormonlar mı desem, beynin kireçlenmeye yüz tutan merkezleri mi, metabolizmanın lale devri sonrasında nice badirelerden geçip duraklama (kibar olmaya çalıştım, çöküş denmeli aslında buna) dönemine girmesi mi?
Bu kaçınılmaz eşik, herkesi bir dönemecin arkasında sinsice bekliyor. Ne zaman karşılaşacağını bilmeyince de hazırlıksız yakalanıveriyorsun. Sonra da kendinden kaç kaçabilirsen, nereye kadar gideceksin ki. Bir de bu yakalanma durumunun biteviye olması anormalliği var ki, evlere şenlik. Millet biriyle inceden uğraşırken, doğuştan iflah olmaya mecali bulunmayan antenli balıkların acıklı hikayeleri saymakla bitmez.
Asıl olan mevcutlara anlam yükleyerek, en azından yüklermiş gibi yaparak onurluca direnmek değil mi? Ha mevcutta ne var, durum parlak mı sanki hissiyatı var ise onun kendisinin ayrıca ele alınması gereken bariz bir arıza olduğundan korkarım.
Efendim hani şu anı farkındalıkla yaşamak, her dakikadan ayrı ayrı şeyini çıkartmadan keyif almak vb. Tabi bunların hepsi bünyeyi her dem ayakta tutma önlemleri için iyiniyetle icadedilmiş türlü imkanlar, seç beğen al ve uygula.
Çok sevdiğim birisi günlerden bir gün muhtelif konularda ironi dolu eleştiriler/serzenişler yaparken, olayları mizahi tarzda hikaye ederken şöyle demişti : İşte bütün bu anlattıkların hayatın kendisi zaten. Bunlar olmasa zaman nasıl geçecek?
Pek güzel ifade buyurmuştu, işte zaman böyle geçiyor. Ne acı.
Aslında herşey kafamızdaki düşünce kodlarını, kendimizi yiyip bitirmeyecek bir hale programlamakta gizli. Veya içimizdeki güce teslim olmakta, varsın yaksın yıksın harab eylesin ortalığı, sonra da seyretsin.
“Kendimizden koşarak uzaklaşmak” istediğimiz zamanların çetelesini tutsak, geriye ne kaldığını görmek dehşete düşürür mü bizi?
Her “şeye” tamamen teslim olmuş, hayattaki tüm defterleri kapatmış ve herkesi/her “şeyi”/hepsini ve bizzat kendi özünü ibra etmiş bir akil adam bulunur mu? Adam dediğime bakmayın, insan manasında. Bu yüce insanın burcunun ateş grubundan olması ihtimal dahilinde midir? Yoksa bunun doğum zamanıyla değil, insan evladının doğuştan defolu olmasıyla mı bir illiyet rabıtası vardır?
Geçtiğimiz günlerden birinde Hürriyet’in Kelebek ekinde Ebru Çapa’nın yazısındaki son satırlar ile bu estirme metnine nihayet vereyim, okuduğumda ve her tekrarladığımda muharrirenin hislerimize tercüman olduğunu tekrar tekrar saygıyla idrak ediyorum :
“Yorganı başıma çekip yatmak istiyorum artık, hadi sessizce dağılalım....”
Şubat 2005
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder